BAŞLICA OSMANLI GERÇEKLERİ

Osmanlı devletinin kurucusu I.Osman’ın geçmişine ait bilimsel ağırlıkta hiçbir belge yoktur. Fatih ile Kanuni dönemi arasındaki Osmanlı tarihçileri, padişahların hoşuna gidecek bir takım yakıştırmalarla Osman Bey’in geçmişini anlatmaya kalkmışlardır. İlk Osmanlı tarihçisi olan Şükrullah-ı Rumi, ilk Osmanlı tarihçesi olan ve 1456’da yazılan ‘Behçet-üt-Tevarih’de, I.Osman’ın babalarını Ertuğrul, Süleyman Şah, Kayaalp, Kızılboğa diye ta Oğuz Han’a kadar dayandırır. Böyle bir sıralamayı ilk yapan da o kaynaktır. Rumi, bu sıralamayı nereden çıkardığını da yine aynı kitapta anlatır. Fatih’in babası II.Murat, 1448’de Ş.Rumi’yi, Karakoyunlu hükümdarı Cihanşah’a elçi olarak gönderir. Cihanşah özel bir konuşmada Osmanlı elçisine “Biz, II.Murat ile akrabayız” der. Ş.Rumi de sorar: “Nasıl akrabasınız?”. Cihanşah hemen Reşiüddin’in ‘Cemiüt-Tevarih’ adlı yapıtının Moğolca bir çevirisini getirir. Bu kitaba göre Oğuz Han’ın altı oğlu varmış. Karakoyunlu hükümdarı: “İşte, ben Oğuz Han’ın oğullarından olan Deniz Han’dan iniyorum. II.Murat ise Osman, Ertuğrul, Süleyman Şah, Kayaalp, Kızılboğa zinciriyle Deniz Han’ın kardeşi Gökalp’ten iniyor ” der… Cihanşah’ın II.Murat ile akraba çıkmak için gösterdiği bu zorlama dışında I.Osman’ın geçmişini aydınlatan hiçbir belge yoktur. Akkoyunlular Timuriler’le, Karakoyunlular da Osmanlılar’la siyasi ortaklık yaptıkları için Cihanşah’ın bu ilişkiyi bir de akrabalık bağıyla pekiştirmek istemesi elbette doğaldır. Cihanşah’ın bu yakıştırmasını Ş.Rumi de kitabına yazınca O’ndan sonra gelen tarihçiler işi daha da uzatmışlar ve bir yığın ad uydurarak Osmanlı sülalesinin Nuh peygamberden indiğini yazmaya koyulmuşlardır. Sözün özü, I.Osman’ın geçmişini Karakoyunlu hükümdarı Cihanşah icat etmiş ve Ş.Rumi de tarihin kaydına geçirmiştir. Osmanlı tarihçileri yine belgesi olmayan yakıştırmalarla I.Osman ile babası Ertuğrul’u, Kayı aşiretinin beyleri olarak gösterirler. Değişik kaynaklara göreyse Osman ile babası, aşiret beyi falan değil, güçlü filoları olan birer deniz korsanıydılar. Mesela Bizanslı tarihçilerden Chalcocondylas, “Yunan İmparatorluğu’nun Çöküşü ve Türk Egemenliğinin Kuruluş Tarihi” adlı eserinde bundan bahseder. Bazı Türk tarihçiler bu iddiayı kabul etmez. 1310 yılında gerçekleşen Rodos kuşatmasının komutanı olan Osman Bey’in, Aydınoğlu Mehmet Bey’in kardeşi Osman Bey olduğunu savunurlar. Oysa o tarihte Aydınoğulları Beyliği bile henüz kurulmamıştır (Aydınoğulları’nın ilk donanma seferi 1328’de Bozcaada’ya yapılmıştı). Rodos’u 1310’da kuşatan, Kayı aşiretinin başı değil, denizci I.Osman (Osmanoğulları hanedanlığının kurucusu)’dır. Bir yarımada olan Anadolu’da denizciliğin sonradan nasıl sönükleştiği bilinmiyor. Kanuni dönemine kadar deniz gücünde ciddi bir atılım yoktur Osmanlı’da. Deniz ticaretine ise hiç el atılmamıştır. Osmanoğulları’nın denizci bir soydan geldikleri, politik rakiplerince de bilinen bir husustur. Timurlenk’in Yıldırım Beyazıt’a yazdığı bir mektup bunu kanıtlamaktadır.

 

Osmanlı devleti varlığının temeli olan dengeyi sağlamak için iktisadi ve sosyal hayatın hemen her noktasına müdahale etmek zorunluluğundaydı. Devlet ekonomik hayatı ve bu hayatı belirleyen ilişkileri tam bir askeri disiplinle zapturapt altına almıştı. Osmanlı müdahaleciliği öyle kapsamlıydı ki, hangi yörelerin ürünlerinin hangi bölge ya da şehirlerde pazarlanacağına bile devlet karar veriyordu. Ticaret adeta devletleştirilmişti. Devletin verdiği yetkilerle kurulan ve çalışan tekeller (Yed-i Vahit), ekonominin tüm kesimlerinde önemli rollere sahipti. Devletin amacı, sürekli ve yeterli bir dağıtımın sağlanmasıydı. Böyle bir statüko ise iktisadi yaşamı durgun ve tekdüze bir ortamda tutabilirdi. Osmanlı sarayı, servet birikiminin kendi iktidarına ortak olacağı korkusuyla, hazineden kaynaklanan ve gerektiğinde geri alınabilen zenginlikler dışında hiçbir zenginliğe izin vermiyordu. Daha 1360’larda , I.Murat’ın hazineden geçinen vezirleri, kireç ticaretinden zengin olan Ergandi adında bir Bursalı’yı padişaha şöyle şikayet etmişlerdi: “Bu kişinin mal çokluğu vardır. Bağımsızlık davası güdebilir. Zorbalığa başvurup ülke sahibi olur. Parasını elden çıkarması için kendisine bir köprü yapılması emredile!”. Ticaretin gayrı-müslimlerin eline bırakılması sarayın akılsızlığından değildi. Saray, zengin olsa dahi azınlıkların kendi iktidarına ortak olamayacağını ve İslam dinini bir politik baskı aracı olarak kullanıp hepsinden dilediğini alabileceğini biliyordu. Padişahların evlenmemeleri ve erkek çocuk doğuran cariyeyi de ‘Valide Sultan’ yapmaları boşuna değildi. Çünkü düğün-dernekle doğru düzgün bir evlilik yaptıkları takdirde karılarının soyunu da iktidarlarına ortak etme sakıncası beliriyordu. Osmanlı devletinin statik dengesinin bozulması da esasen dış etkilerden ileri gelmişti. Batı Avrupa’da sömürge ticaretinin uzak deniz yollarını kullanarak gelişmesi, Avrupa’ya giren altın ve gümüş fazlasının merkantilist görüşleri yaratması, sonra da sanayi devriminin temeli olan manifaktürün yeni buluşlarla yaygınlaşması… Kısacası kapitalizmin doğuşuydu Osmanlı’yı zamanla çökerten. Osmanlı devletinin ekonomisi hiçbir birikime, dolaşıma ve genişlemeye yönelemeyen bir çıkmazlar kargaşasıydı. Osmanlı kafası, bir türlü anlayamadığı iktisat yasalarını da buyruğu altında tutabileceğine inanıyor ve kelle koparmakla her sorunu çözebileceğini sanıyordu. Oysa açtığı savaşların ne getirip ne götürdüğünün bile bilincinde değildi.

 

Üstelik Osmanlı tarihi adeta bir kan deryası üzerinde yüzmüştü. Örneklerle anlatırsak: Osman Bey, amcası Dündar Bey’i öldürdü (Miladi 1298 yılı). I.Murat, oğlu Savcı Bey’in önce kızgın demirle gözlerini oydurdu, sonra da astırdı (1385). Ayrıca Halil ve İbrahim adlı iki kardeşini de öldürdü (1361). I.Beyazıt, Kosova Savaşı’nda babası I.Murat öldürülünce, o sırada savaşmakta olan kardeşi Şehzade Yakup’u hemen öldürdü (1204). I.Mehmet, kardeşi İsa Çelebi’yi boğdurttu. O sırada bir başka kardeşi Musa Çelebi de ağabeyi Süleyman Çelebi’yi boğdurtmuştu. Sonunda I.Mehmet, kardeşi Musa Çelebi’yi de yenerek tahta çıkmıştı (1413). II.Murat, küçük kardeşi Şehzade Mustafa’yı boğdurttu. Öteki kardeşlerinin ise sadece kızgın demirle gözlerini çıkarmakla yetindi (1421). II.Mehmet (Fatih), 2 yaşındaki kardeşi Şehzade Ahmet’i boğdurttu (1444). I.Selim, kardeşi Şehzade Korkut ile Şehzade Ahmet’i ve de üç yeğenini boğdurttu (1512). I.Süleyman (Kanuni), büyük amcası Cem Sultan’ın oğluyla torunlarını boğdurttu (1522). Kendi oğulları Şehzade Mustafa ile Şehzade Beyazıt’ı da boğdurttu. Ayrıca Şehzade Beyazıt’tan olan torunlarını da boğdurttu (1553). III.Murat, 5 kardeşini boğdurttu (1574). III.Mehmet, 19 kardeşini boğdurttu (1566). Bir de oğlu Şehzade Mahmut’u boğdurttu. II.Osman (Genç), kardeşi Şehzade Mehmet’i boğdurttu (1621). II.Mahmut, tahttan indirilen kardeşi sultan IV.Mustafa’yı boğdurttu (1808)… Osmanlı’da 1453-1821 arasındaki 368 yıl boyunca ortalama her 8 senede, bir başbakan, yani Vezir-i Azam idam edilmiştir (Bu idamların genel nedeni, vezirlerin rüşvet almada aşırıya kaçmalarıydı. Padişahlar rüşvete çok kızdıklarından dolayı değil, önde gelen kullarının aşırı derecede zengin olmasından çekindikleri için onları idam ettirip servetlerine el koyarlardı). Vezir katletmede rekor, Sultan IV.Murat’a aittir. 17 yıllık iktidarında 6 Vezir-i Azam boğdurtmuştur. Bunlar: Mere Hüseyin Paşa (o sırada IV.Murat 11 yaşındaydı), Kemankeş Kara Ali Paşa (IV.Murat 12 yaşındayken), Gürcü Mehmet Paşa (IV.Murat 14 yaşındayken. O sırada Gürcü Mehmet Paşa 90 yaşındadır), Boşnak Hüsrev Paşa, Topal Recep Paşa (IV.Murat her ikisini öldürttüğünde 20’sindedir) ve Tabanıyassı Mehmet Paşa (IV.Murat 27 yaşındayken)’dır… Şiddet sarmalı egemen sınıflarla sınırlı değildi tabii ki. Aslında en çok halkı ezmişti. Yavuz Selim, İran’a karşı Çaldıran Seferi’ni başlattığı sırada Alevi soykırımına girişmişti mesela. En az 20 bin Alevi kılıçtan geçirilmişti. I.Selim’den I.Ahmet’e kadar yaklaşık bir asır süren Celali isyanlarında tam olarak kaç kişinin yok edildiği bilinmiyor. İsyanı bastırmakta acımasızlığıyla ünlenen Kuyucu Murat Paşa’nın sadece Diyarbakır sınırları içinde 30 bin kişiyi öldürtüp kuyulara doldurttuğu bilinmektedir (Öyle gaddar bir adamdı ki Kuyucu Murat Paşa, kimsesiz bir çocuğu bile elleriyle boğmaktan çekinmemişti!). Yeniçeriler’in tasfiyesi de tam bir kan banyosuyla neticelenmişti. Net bir bilanço çıkarılamıyor. 1826’da kökü kurutulan Yeniçeri birlikleri, toplam 229 taburdan (ykş. 140 bin kişi) oluşuyordu. Gayrı-müslim toplumlar da bu terör düzeninden nasiplerini alıyorlardı. Örneğin, Belçikalı ekonomist Emile de Levaleye, 1885’te yazdığı “Tuna’nın Berisi ve Ötesi” adlı kitabında Filibe’de gördüklerini şöyle anlatmıştı: “Burada herkes 1876-77 savaşı sırasında Türkler’in yaptıklarından söz ediyor. Bu bir yöntem Osmanlılar’da. Halkın gözünü iyice korkutarak Rus ordularının yaklaştığı sırada ayaklanmaları (önlemek istemişler). Filibe’de her gün 20-30 kişi asıyorlarmış. Hatta bir gün 60 Bulgar’ı birden asmışlar. Batılı devletlerin duruma karşı çıkmasıyla Osmanlı hükümeti, idamların durdurulması için Ahmet Vefik Paşa’yı göndermiş Filibe’ye. Osmanlı valisi ise Paşa’nın gelişini kutlamak için halktan 6 kişiyi sallandırmış. Civardaki pek çok köy yerle bir edilmiş. Karlıova’da 1500 kişi kılıçtan geçirilmiş ve kasaba yağma edilmiş. Şipka, Eskizağra, Kızanlık… ya kısmen ya tamamen yakılıp yıkılmış. Aklımda kaldığına göre tüm bu korkunç olayları, en küçük ayrıntısına kadar Amerikalılar yayınlamışlardı…”

 

Başka olumsuzluklar da vardı. Osmanlı’da rüşvet ve yolsuzluğun yaygınlığının en iyi belgesi, ozan Fuzuli’nin bir mektubudur. Fuzuli, Nişancı Mehmet Paşa’ya gönderdiği mektubunda (‘Şikayetname’) şöyle demekteydi: “Selam verdim, rüşvet değildir diye almadılar” (Bu olay, 1500’lü yılların ortalarına doğru yaşanmıştır). Sadece savaş ganimetlerini değil, rüşveti de geçim kaynağı arasında gören sayısız Osmanlı yetkilisinden biri olan Rüstem Paşa’nın (Kanuni döneminde Vezir-i Azam idi) servet dökümünü bilmek bu açıdan öğreticidir: 1700 köle, 2900 savaş atı, 1106 deve, 700 bin altın, 5000 dikilmiş kaftan ve giysi, 600 gümüş eyer, 500 altın eyer, 1500 gümüş at başlığı, 130 çift altın üzengi. Ayrıca kalıp altın, nakit altın ve gümüşle karışık altın eşya ile mücevherat.

 

Belki de en tuhaf olan husus şuydu: Osmanlı’nın İslam dinine bağlılığı da tartışılır düzeydeydi! Mesela IV.Murat dönemi şeyhülislamı Yahya Efendi’nin içki ve meyhaneyi öven şiirleri vardı: “Sun sagarı saki! Bana mestane desünler! (Getir içkiyi garson! Bana içip kendinden geçti desinler)…/ Uslanmadı gitti gör o divane desünler!”. Bir diğeri de şöyledir: “Mescitte riyapişler etsin ko riyayı/ Meyhaneye gel kim ne riya var ne mürai” (İkiyüzlüler ibadet yerinde ikiyüzlülük yapadursunlar; sen meyhaneye gel, orada ne ikiyüzlülük var ne ikiyüzlü). Halbuki bilineceği üzere IV.Murat zamanında tütün ve içki için, yahut yatsıdan sonra sokakta bulunduğu için öldürülen insan sayısı, sadece İstanbul’da en az 100 bin kişiydi! Tarihe ayyaşlığıyla geçen II.Selim ise şaraba o kadar düşkündü ki, Kıbrıs şarabının ününden dolayı Kıbrıs adasının fethini istemişti. Ülke yönetimini de Sokollu Mehmet Paşa’ya bırakmıştı… Fatih Sultan Mehmet, “Avni” mahlasıyla kaleme aldığı bir gazelinde şunları dile getiriyordu: “Bağlamaz Firdevs’e gönlini Galata’yı gören/ Servi anmaz anda ol servi dilarayı gören/ Bir frengi şivelu İsa’yı gördüm anda kim/ Lebleri dirisidür diridi İsa’yı gören/ Akl-ü fehmin din-ü imanın nice zapt eylesün/ Kafir olur hey müsemmanlar o tersayı gören/ Kevseri anmaz ol içdügi mey-i nabi içen/ Mescide varmaz o vardugi kilisayı gören/ Bir frengi kafir oldugun bilürdi Avniya/ Belde zünnarini, boynunda çelipayı gören/ (Galata’yı gören, gönlünü cennetin en gizemli bahçesine bile bağlamaz/ Gönül güzeli bir sevgiliyi Galata’nın kendisinde gören, anmaz bir daha selvi boylu bir başka sevgiliyi/ Galata’nın kimliğinde bir hristiyan dilli İsa gördüm ki/ Dudakları kutsal bir tapınak olur, İsa’nın insanlık dünyasını gören/ Dinle imanın akıl ve anlayışını sıkı tutmak gerekir/ Yoksa ey müslümanlar, o kiliseyi gören olabilir kafir hemen/ Galata’nın içtiği katıksız şarabı içen, cennetteki Kevser şarabını bile anmaz olur/ Orada karşılaştığı kiliseyi gören de bir daha gitmez mescide falan/ Avniya [Fatih’in mahlası] bilirdi senin kadir bir hristiyan olduğunu/ Belinde keşiş kuşağını, boynunda haçını gören/). Fatih bu gazeli 1453’te yazmıştı… Yavuz Selim de bir gazelinde şöyle yazıyordu: “Ben yatam, layık mı ol karşımda ayagın dura/ Servi-i nazıma deyin, ben öldükte namazım kılmasın”. Yavuz’un bu kadar sevdiği kişi kimdi acaba! Ama kadınlar cenaze namazı kılmadığına göre…

 

Evliya Çelebi dışında, Tanzimat dönemine kadar yazar yetiştiremeyen Osmanlı ülkesinde bilimsel anlamda tarih yazıcılığı da gelişmemişti. Örn. III.Murat, tahta çıkar çıkmaz beş erkek kardeşini boğdurtmuştu. O dönemin şeyhülislamlarından Mehmet Efendi’nin oğlu Bostanzade Yahya Efendi, “Tarih-i Saf; Tuhfetu’l-Ahbap” adlı yapıtında III.Murat’ı şöyle anlatıyor: “Orta boylu, güzel yüzlü, kumral ve uzun sakallı olup iyi huyluydu. Bağışta cömert olduğu kadar, bilgili, erdemli, nüktedan, lütufkar bir padişahtı. Tahta çıkar çıkmaz beş kardeşine şehitlik şerbeti içirmişti” (III.Murat, 130 cariyeden 110 çocuk sahibi olarak bir başka rekora imza atmıştı Osmanlı tarihinde). Yahya Efendi, tahta çıktığında 19 kardeşini boğduran ve oğlu Mahmut’u da öldürten III.Mehmet içinse şu satırları yazmıştı: “Sultanlığının başlamasıyla yeryüzünü adalet ve doğruluk doldurdu… Yumuşak huylulukta ermişler benzeriydi”. Haçova muharebesi sırasında korkup kaçmaya yeltenen III.Mehmet, Yahya Efendi tarafından yine aynı kitapta cesaret timsali olarak gösterilmişti!

 

Osmanlı,bilimin her alanında ‘Batı’dan geri kalmıştı. Mesela, Mısır ülkesi 300 yıl Osmanlı yönetiminde kaldığı halde, eski Mısır yazısı olan hiyeroglif; bir Osmanlı bilgini tarafından değil, Jean-François Champollion adlı bir Fransız dilbilimcinin çabasıyla çözümlenmişti. O sırada tarih 1824’tü ve Champollion 34 yaşındaydı.

 

Osmanlı hanedanlığı, kısa zaman içinde Türk halkına iyice yabancılaşmıştı. Öyle ki, IV.Murat döneminde ‘Türk’ sözcüğü dangalaklıkla eşanlam taşıyordu. Aynı dönemin büyük ozanı Nef’i bile şunu demişti: “Türk’e Hak, çeşme-i irfanı haram etmiştir”.

 

 

 

 

“MUHTEŞEM YÜZYIL” dizisinin müptelaları keşke bunları bilseler!

 

 

………………………………………………………………………………..

 

 

 

Yararlanılan Kaynak: Kullar ve Sultanlar, Çetin Altan, İnkılap Yayınevi, İstanbul, 2000. 

 

 

……………………………………………………………………………….                                                               

 

About cevatsabri

Marxist-Leninist
This entry was posted in Uncategorized. Bookmark the permalink.

One Response to BAŞLICA OSMANLI GERÇEKLERİ

  1. cevatsabri says:

    “Türk” sözcüğü, Osmanlı’da köylü anlamına da gelirdi (Bkz. “Anılar”, İsmet Zeki Eyüboğlu, 1999, Pencere Yayınevi, İstanbul, s. 120).

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s